Karanlıktı… Kopkoyu bir karanlık… Köpek havlamaları geliyordu uzaktan… Bir de annemin yardım isteyen sesi… Hızlıca sesin geldiği yere koştum… Binaların arasından geçerek vardım oraya… Son binanın yanından geçip annemin yanına varışımı daha belirgin, daha ayrıntılı hatırlıyorum… Köşeyi dönerken önce saçlarını gördüm… Başını görmeden önce… Kanla kaplı yerde ve elbette kanla ıslanmış, kanlanmış saçlarını… Hala bağırıyordu… O çığlık çok fenaydı… Biraz daha ilerleyince, başını gördüm, saçları gibi kanlanmış kafasını… Etrafta köpek filan yoktu, kalmamıştı… Biraz daha rahatlamıştım sanki… Belki de annemi kurtarabilecektim… Fakat az daha ilerleyince, ona daha da yaklaşınca, korkunç, dehşet verici gerçeği gördüm… Sadece kafası ve omurilik kemiği kalmıştı annemden geriye, köpekler onu yeyip bitirmişlerdi… Tam ifadesiyle gerçek böyleydi… Bu sahneyi daha da dayanılmaz hale getiren, onun hala bağırıyor olmasıydı…

Bu anlattığım, benim şimdiye kadar gördüğüm rüyaların en beteriydi. Rüya içinde rüyaydı. Çünkü ben Ankara’daydım rüyayı gördüğümde. Annem yanımda yoktu. Yine rüyamda uyanıp, ona rüyamı anlattım ve sonra da gerçekten uyandım. Kan-ter içinde… Tükenmiş vaziyette…

Üniversite yıllarım… Askerlikte geçen on altı ayım… Benim en zor dönemlerim… O yıllarda gerçek hayattan hep kaçtım ben. Rüyalarıma kaçtım, günlüklerime kaçtım. Yaşamdan kaçışın en iyi yolu bu ikisiydi sanırım. Çünkü diploma da, teskere de gelmek bilmiyordu. Zordu hayat, renksizdi, tekdüzeydi. Yürüdüğüm yollar, altından geçtiğim kestane ağaçları, çamlar hep aynıydı. Girdiğim kredi kuyrukları, yemek kuyrukları, yaşadığım maddi sıkıntılar hep aynıydı.

Rüyalar hep farklıydı. Rengarenkti. Bir gece bir yerdeysem, öbür gece çok farklı mekanlardaydım. Düşlediğim dünyadan çekilmiş fotoğrafların, her gece bir karesindeydim. Sımsıcak, dostane sarılışlar vardı düşlerimde. Sadece tiyatroda, oyunlarda şahit olduğum, ölümüne sarılışlar… Uyandığımda sabahları, “tüh” derdim, “yine uyandım”. Yollar, kestane ağaçları, sararmış yapraklar üzerinde atılan küçük adımlar… Tüh, yine uyandım… Yaşamak fazlalıktı. Azaptı. İstenmeyendi. İntiharın doğru olmadığına inandığımdan, yaşamak zorundaydım. Bitene kadar…

O yıllar yavaş yavaş ilerledi. İlerlemek bilmedi. Hayat rüyalara kaymıştı benim için. Evet, bazı rüyalar çok kötüydü, üzücüydü ama bunun bile güzel bir yanı vardı. Uyandığımda kurtulmuş oluyordum. Oysa, gerçek hayattan uyanılmıyordu. Geçilmesi gereken dersler vardı. Günde altı-yedi saat çalıştığım halde geçemediğim, bazen de salak olduğuma beni iyice inandıran dersler… İnsanın kendine güvenini yitirmesi en kötüsü… Olsun, geceler vardı, ve rüyalar:

Şelaleler, engin denizler, masmavi gökyüzü, uçan kuşlar, bağrışan martılar, ve kırlar, çıplak ayakla dolaşılan çimenler, balık da tutulan ufak derecikler… Derslerin ya da şafakların sayıldığı günlerin hiç olmadığı rüyalarla dopdolu geceler…

Bende rüya etkisi yapan iki şey daha var: Filmler ve kitaplar… Kendimi bir filme vermeyi, bir kitaba kaptırmayı iyi beceririm. Korku filmine korkmak için giderim, duygusal filme ağlamak için, bilim-kurgu filmine etkilenmek için… Korkarım, ağlarım, etkilenirim… Filme on dakika ara verilince şapşallaşırım. Gerçeğe dönmek zordur bana göre. Ya da şöyle diyelim: Gerçeğe dönmek bana göre değildir. Rüyalarda buluşulur, rüyalarda sevinilir, rüyalarda mutlu olunur.

Ayrıca ben bazen rüya görürken, yabancı dille konuşuyormuşum. Uyuduğumda yanımda olanlar anlatıyor. Ama İngilizce, Fransızca sanmayın. Bilinmeyen bir yabancı dilde konuşuyormuşum. Belki de yeni bir dildir.

Her gece rüya görüyorum hala. Bu bana hediye demek ki. Çünkü hiç rüya görmeyenleri de biliyorum. Zaten insanlar iki çeşittir: Rüya görenler ve görmeyenler… Yazının girişi iğrençti. Böyle bitiriyorum işte, belki affedersiniz beni…

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Araç çubuğuna atla